Metapsişikçilere göre, neden ve kaynakları bakımından rüya
türleri


Spiritüalistler tarafından yapılan bir tanıma göre rüyalar,
"insanın uyku halindeyken gerek bilinçaltından kaynaklanan, gerekse çeşitli
kaynaklardan aldığı tesirlerin imajlara bürünmesiyle oluşan algıları"dır. Rüya
laboratuvarlarında sürdürülen psikolojik ve psişik araştırma ve gözlemler
rüyaların neden ve kaynaklarının çeşitlilik gösterdiğini ortaya
koymaktadır.







“Yusuf’un Rüyası”,
Gaetano Gandolfi









Kadüsesiyle haberci
Hermes (Merkür) ve haber ilettiği Truvalı kahraman Aeneas, Giovanni Battista
Tiepolo





Rüyalar, metapsişik araştırmacılarca neden ve kaynakları
bakımından şu şekilde sınıflandırılır:



  • Psikofizyolojik Kaynaklı Rüyalar (alelade rüyalar):



  • Psikolojik kaynaklı rüyalar: Psikanalizde benimsendiği gibi,
    bilinçaltından kaynaklanan rüyalardır. Bunlar, genellikle heyecanlar,
    sıkıntılar, korkular, bastırılmış duygular vs.’den kaynaklanan rüyalardır. Ruhu
    ya da zihni fazlasıyla meşgul eden maddi veya manevi bir sorun, uyumadan önce
    konuşulan bir konu ya da görülen bir film de bu tür rüyaların görülmesine neden
    olabilir; ayrıca sözkonusu soruna ait bazı fikir ve imajlar, görülmekte olan
    diğer türden rüyaların içine zaman zaman parazit olarak kayabilirler.
  • Fizikokimyasal kaynaklı rüyalar:



  • Fiziksel kaynaklı rüyalar: Bunlar fiziksel ortamdan gelen, bedensel ağrı ve
    rahatsızlıklardan ve ses, ışık, koku gibi beş duyuyu ilgilendiren uyaranlardan
    kaynaklanan rüyalardır. Bir rüya deneyinde, uyuyan kimsenin burnu ve dudakları
    bir tüy parçasıyla rahatsız edilmiş ve akabinde, uyuyan kimse, yüzüne işkence
    edilerek derisinin yüzüldüğüne ilişkin bir rüya görmüştür. Bir başka deneyde
    uyuyan kimsenin kulağı yakınlarında iki çelik bıçak birbirine sürtülünce, denek,
    rüyasında tarihî bir olay sırasında kentin bütün çanlarının çaldığını görmüştür.



  • Kimyasal kaynaklı rüyalar: Bunlar, uyuşturucular ve ilaçlar gibi, alınmaları
    halinde vücudun nörofizyolojik ve kimyasal yapısında belirli değişiklikler
    yaratan etkenlerden doğan rüyalardır.



  • Metapsişik Kaynaklı Rüyalar:



  • Psişik kaynaklı ya da paranormal rüyalar: Bunlar paranormal
    yeteneklerin uyku sırasında kullanımıyla ilgili rüyalardır; bunları üç ana
    grupta ele almak mümkündür:



  • Telepatik rüyalar: Bunlar uyuyan kimsenin uyanık bir insanın düşünce ve
    imajlarını ya da bir başka uyuyan kimsenin rüyasını telepatik yolla almasıyla
    oluşan rüyalardır. Telepatik rüyalar, Brooklyn’da (New York) kurulan Maimonides
    Tıp Merkezi’ndeki, elektroansefalograf aygıtlarıyla çalışan Maimonides Rüya
    Laboratuvarı’nda keşfedilmiştir.
  • Durugörü rüyaları: Parapsikolojik incelemeler durugörü fenomeninin uyku
    sırasında da oluşabileceğini ortaya koymuştur. Dolayısıyla uykudaki biri, bazen,
    durugörü medyumları gibi, o anda kendisinden uzakta olan olay ve nesneleri
    algılayabilir. Bu algılar uyanıldığında rüya olarak hatırlanır
  • OBE ya da şuur projeksiyonu (astral seyahat) rüyaları: İnsanın deneysel
    spiritüalizmde duble (okültizm ve teozofideki adıyla astral beden) denilen
    süptil (esîrî) bedeninin uyku sırasındaki faaliyet ve gezintilerinin rüya
    tarzında hatırlanması. Bu faaliyet ve gezintilere okültizmde, teozofide ve
    popüler kültürde astral seyahat, parapsikolojide ise beden-dışı deneyim
    (out-of-body experience) denir.



  • Haberci rüyalar: Ruhçulara göre, bunlar kaynağı tekamül düzeyi
    “yüksek” bedensiz varlıklar olan, bir mesaj taşıyan, amaçlı, düzenlenmiş
    rüyalardır, ruhta derin izler bıraktıklarından kolay kolay unutulmazlar:



  • Uyarıcı rüyalar: Ruhçulara göre, bunlar kişiye önemli sonuçlar doğuracak
    hatalı bir davranışta bulunmasını, yanlış bir yola sapmasını vs.’yi önlemek
    üzere gösterilen rüyalardır. Uyarıcı rüyaların kaynağı, ruhçulara göre,
    genellikle kişinin hami varlığıdır.
  • Prekognitif rüyalar: Bunlar bir mesaj taşımaktan ziyade, gelecekte olacak
    olayların önceden görülmesiyle ilgili rüyalardır.
  • Bilgilendirme amaçlı rüyalar: Ruhçulara göre bunlar çok nadiren görülen
    rüyalardır. Uyarıcı veya geleceğe yönelik bir nitelik taşımayıp, yalnızca kişiyi
    bilmediği bir konuda bilgilendirme amacını taşır. (Dünyanın geçmiş devirleri,
    bir başka kimsenin geçmiş reenkarnasyonları, bir başka gezegendeki coğrafi
    koşullar vs. hakkında bilgilenme)



  • Bedensiz varlıklarla kurulan irtibatlardan kaynaklanan rüyalar:
    Ruhçulara göre bunlar, genellikle kişinin önceden tanıdığı, ölüm olayı ile
    bedenini terkederek öte âleme göçmüş kimseler ile uyku sırasında iletişim
    kurmasından kaynaklanan rüyalardır. Fakat rüyada ölmüş bir kimsenin bulunması
    rüyanın muhakkak bu gruba girmesini gerektirmez; yani muhakkak o kimseyle bir
    görüşme yapılmış olduğunu göstermez; bu, psikofizyolojik kaynaklı alelade bir
    rüya da olabilir, haberci bir rüya da olabilir.
  • Serbest hafıza rüyaları: Ruhçulara göre bunlar, kişinin geçmiş
    reenkarnasyonlarına ait anılarıyla ilgili rüyalardır. Serbest hafızada yer alan
    bu tür rüyalar kimi zaman defalarca, aynı ayrıntılarıyla, yeniden görülürler;
    dolayısıyla, tekrarlanan rüyaların çoğu bu gruba sokulur.

Prekognitif rüya






Pierre Puvis de
Chavannes’ın bir eseri





İnsanlığı binlerce yıldır hayrete düşüren prekognitif rüyalar ya
da prekognisyon rüyaları meydana gelecek olayların önceden bilinmesini
sağlayıcı, kısaca geleceğe ilişkin rüyalardır. Bir rüya ancak gerçekleştiği
zaman prekognitif adını alır, yani bir rüyanın prekognitif olup olmadığını
önceden kestirmek güçtür. Prekognitif rüyalar nadiren görüldüğü şekilde
gerçekleşirler, çoğu zaman da sembollere bürünmüş olduklarından, içerdikleri
bilgiler ancak söz konusu olaylar gerçekleştiğinde anlaşılabilir. Jung’a göre bu
tür rüyalarda psişik enerji rol oynamaktadır.

Parapsikologların prekognitif rüya deneylerine Duke
Üniversite’sindeki Parapsikoloji Laboratuvarı’nda Dr. Louisa Rhine tarafından
yapılan deneyler ve Atlanta’da psikolog Dr. David Ryback tarafından sürdürülen
deneyler örnek olarak gösterilebilir. Dr. David Ryback 433 üniversite öğrencisi
üzerinde yaptığı prekognitif rüya deneylerinde deneklerden % 8.8’inin
rüyalarının gerçekleştiğini saptamıştır. Prekognisyon, yani geleceği görme
fenomenini laboratuvar koşullarında deneysel olarak inceleyip sonuçları
sınıflandıran parapsikologlar fenomenin gerçekliğini kabul etmekle birlikte,
fenomenin nasıl oluştuğu ve nedeni konusuna bir açıklama getirememektedirler.
Parapsikolojik araştırmalara göre, prekognisyon medyumluğunun kapsamındaki
fenomenlerin oluşma biçimleri içinde, % 60-70’ini haberci rüyalar, % 30-40’ını
ise uyanıkken kendiliğinden görülen vizyonlar, işitsel halüsinasyonlar, aniden
zihinde çakan düşünceler, trans sırasında alınan duyumlar veya bilme duygusu
biçiminde ortaya çıkan medyumluk oluşturmaktadır. Kimi parapsikologlar
prekognitif rüyaları bireysel olan ve olmayan şeklinde iki ana grupta ele
alırlar. Bireysel olmayan genel kehanet rüyaları rüyayı gören kişinin özel
yaşamıyla ilgili olmayıp, gelecekteki, toplumu ilgilendiren bir olay hakkındaki
rüyalardır. Kitab-ı Mukaddes’teki firavunun rüyası bu tür rüyalara bir örnek
olarak gösterilebilir. Parapsikolojik istatistikler prekognitif duyumların büyük
kısmının genellikle ilk 48 saat içinde olacak olaylara ilişkin olduğunu
göstermektedir. Aylar veya yıllar sonra olacak olaylara ilişkin
prekognisyonların sayısı çok azdır. Yine parapsikolojik istatistiklere göre,
prekognisyon fenomenlerinin % 80’lik kısmında, fenomene konu olan kişiler ile
prekognitif duyumu alan kişi arasında duygusal bir bağ (eş, aile bireyi, dost
vs.) olduğu görülmüştür. Bu bağın mevcut olmadığı % 20’lik kısım ise genellikle
büyük, önemli felaketlere (uçak düşmesi, deprem, önemli birine suikast girişimi
vs.) ilişkin duyumlardır.
Yaratıcı rüya






William Blake'in bir
eseri





Bir sanat eserinin, bir icadın yapılmasını ya da yeni bir
kavramın doğmasını sağlayıcı ilham veren rüyalara yaratıcı rüya adı verilir.
Birçok sanatkar, eserlerini gördükleri yaratıcı rüyaları yaşamlarında uygulamak
suretiyle meydana getirmişlerdir. Yaratıcı rüyalar genellikle kendiliğinden
meydana gelen rüyalar olmakla birlikte, böyle bir rüya görebilmek için elverişli
koşulları hazırlayıcı, yani “istihareye yatma” denilen yönteme benzer tahrik
edici yöntemlerin kullanıldığına da rastlanmaktadır. Bu yöntemlerden biri Don
Fabun tarafından tarif edilmiştir.

Yaratıcı rüyalara tarihten şu örnekler verilebilir:



  • Samuel Taylor Coleridge (1772 - 1834) Kubla Khan eserini tümüyle
    rüyada hazırlanmıştır.
  • Voltaire La Henriade eserini bir rüyası sırasında oluşturmuştur.
  • Edgar Allan Poe(1809 - 1849) hikâyelerini rüyalarından ilham alarak
    yazmıştır.
  • William Blake (1857 - 1827) geliştirdiği, bakır levhalar üzerine yazılı
    metni renkli resimlerle bezeme tekniğini rüyasında ölü kardeşinden öğrenmiştir.
  • Giuseppe Tartini (1692 - 1770) bir rüyasında bir müzik parçası dinlemiş,
    uyandıktan sonra bu dinlediği parçayı taklit etmeye çalışarak “Şeytanın
    Sonatı
    ” adlı eserini yaratmıştır.
  • Amerikalı asurbilimci Hermann Von Hilprecht 3000 yıldan eski bir meselenin
    çözümünü rüyasında görmüş ve çözümü uyguladığında doğru olduğu ortaya çıkmıştır.
  • Friedrich Kekulé von Stradonitz (1829 - 1896) benzenin devrî yapısını ancak
    rüyasında çözmüş ve kimya tarihinde bir ilke imza atarak modern kimyada devrim
    yaratmıştır.
  • Otto Loewi (1873 – 1961) sinir akımına ilişkin araştırmaları rüyasından
    ilham alarak sürdürmüş ve akımdaki aktarımın kimyasal tabiatlı olduğunu ortaya
    koyarak 1936’da Tıp ve Fizyoloji dalında Nobel Ödülü almıştır.
  • Paul McCartney "Yesterday" parçasını çalmadan önce rüyasında
    dinlemiştir.

Lüsid rüya


Kısaca “bilinçli rüya” olarak ifade edilebilecek lüsid rüya
kişinin rüya gördüğü sırada, rüya gördüğünün farkında olması haline ve rüya
gördüğünün bilincinde olduğu bu tür rüyalara verilen addır. Terimdeki “berrak”
anlamına gelen lüsid sıfatı “bilinçli” (Fr. conscient) sözcüğüyle eşanlamlı
olarak ilk kez 1867’de Fransız onirolog Léon d'Hervey de Saint-Denys tarafından
“Rüyalar ve Rüyaları Yönetme Araçları” adlı eserinde kullanılmıştır.
Terim daha sonra Oxford Psikofizik Enstitüsü’nden Celia Green tarafından
kullanılmasıyla yaygınlık kazanmıştır. Lüsid rüyada kişi gördüklerinin ve
yaşadıklarının bir rüya olduğunun farkına varmakla birlikte rüya akıp gitmeye
devam eder.







Léon d'Hervey de
Saint-Denys (1822 - 1892) tarafından 1867'de yazılmış olan, lüsid rüya
hakkındaki ilk kitabın kapağı.





Nasıl diğer rüya türleri sırasında yaşananlar, o anda rüya değil
de gerçekmiş gibi algılanıyor ve yaşanıyorsa, lüsid rüyada yaşanılanlar da
gerçek olarak algılanır. Lüsid rüya bilimsel olarak araştırılmış ve gerçekliği
doğrulanmıştır.

Lüsid rüyalar REM evresi sırasında meydana gelirler.
Kendiliğinden meydana gelebildikleri gibi, bunun eğitimini almış kişilerin iradi
olarak lüsid rüya görebildikleri veya rüyalarını lüsid rüyaya
dönüştürebildikleri bilinmektedir. “Lüsid rüya sanatı”nda ustalaşmış olanlar
ayrıca lüsid rüyaya hakim olup rüyayı yönlendirebilmektedirler. Bu yönlendirme
yalnızca kendi davranışları üzerinde değil, rüyanın içeriği ve seyri üzerinde de
olabilmektedir. Malezya’da yaşayan ve Avustralya Aborjinleri’ne benzeyen Senoi
yerlilerinin, bu tekniği geleneksel olarak kullanan « lüsid rüya ustaları”
oldukları keşfedilmiştir. Senoi kültüründe üstat, öğrencisine gördüğü
psikofizyolojik kaynaklı rüyayı yönlendirebilmesi için imajinasyonu denetleme
tekniğini öğretir. Bu tekniği uygulayabilen öğrenci, örneğin rüyasında vahşi bir
hayvan tarafından kovalanmaktaysa, rüyasında bilinçli hale geçer ve
imajinasyonunu denetlemesi sayesinde rüyanın kalan kısmında bu kez kendisi o
vahşi hayvanı kovalayabilir. Lüsid rüyayı görenler ve yönlendirebilenlere
oneironot adı verilmektedir.

Rüyada biliçlenebilme yeteneğinden ilk olarak 8. yy.’a ait
Budist metinlerde söz edilmektedir. Batı’da lüsid rüya 1970’li yılların
sonlarından itibaren "uyku laboratuvarları"nda incelenmeye başlanmıştır. Lüsid
rüyanın ilk tanımı 1968’de Celia Green tarafından yapılmıştır. Daha sonra Paul
Tholey lüsid rüyayı şu niteliklerle tanımlamıştır: Lüsid rüya sırasında kişi,
rüya gördüğünü bilir, beş duyuyla algılamaya hemen hemen eş bir algılamaya,
özgür iradeye, akla sahiptir, uyandığında hepsini hatırlayabilir, rüyasını rüya
gördüğü sırada da yorumlayabilir.

Lüsid rüyanın varlığı rüya haline girilmesindan itibaren deneğin
iradi olarak yaptığı göz hareketleriyle anlaşılmaktadır. William Dement ve H. P.
Roffwarg tarafından yapılan şu keşif lüsid rüyaların varlığının saptanmasında
önemli bir adım olmuştur: Yaptıkları deneylerde deneğin REM uykusu sırasında
kaydedilen hızlı göz hareketlerinin yönleri rüyadaki olaylar sırasında bakılması
gereken yönlerle çakışmaktaydı. Daha sonra lüsid rüyanın varlığı konusunda ilk
kanıt 1975’te İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nden Keith Hearne tarafından
ortaya koyuldu. Deneği Alan Worsley gözlerini uykudan önce aralarında
kararlaştırmış oldukları karmaşık göz hareketleri kodu tarzında oynatarak lüsid
rüya durumuna geçtiğini işaret etmekteydi ve EEG kayıtları bu işaretlerin REM
evresi sırasında yapılmış olduğunu gösteriyordu. Bununla birlikte bilimsel
basında konuya ilişkin ilk makale bundan ancak birkaç yıl sonra Stanford
Üniversitesi’nden Stephen LaBerge tarafından yayımlandı.
Beden-dışı
deneyim







Astral bedenin
fiziksel bedenden çıkışının temsilî resmi. İki bedenin birbirine bir kordonla
bağlı olduğu ileri sürülür.





Astral seyahat terimi Okültizm’de ve Teozofi'de kullanılan bir
terim olup, kişinin uyku gibi ruh ile beden bağlarının gevşediği hallerde esîrî
beden ya da astral beden (Spiritüalizm’de duble) denilen süptil maddelerden
oluşan bedeniyle fiziksel bedeni dışında, bilinci yerinde olarak (bilinç bu
ikinci bedene geçmiş durumdadır), başka mekanlarda dolaşmak üzere yaptığı
yolculuğu ve bu bedeniyle geçirdiği deneyimleri ifade eder. Parapsikoloji'de bu
deneyim, kısa adı OBE ya da OOBE (out-of-body experience) olan "beden-dışı
deneyim" terimiyle,metapsişik'te ise "şuur projeksiyonu" terimiyle ifade
edilir.

İrâdi olarak gerçekleştirilebilmesi ve deneyim sırasında
bilinçli olunması sebebiyle diğer “beden-dışı deneyimler” arasında özel bir yeri
vardır. Parapsikoloji laboratuvarlarında yapılan deneylerde kişinin deneyim
sırasında 5 duyu organı ile algılanabilecek bilgilerden daha fazlasına
ulaşabildiği gözlemlenmiştir.

Bu deneyimle ilgili olarak şu iddialar ortaya atılmıştır:



  • Astral beden için duvar gibi fiziksel nesneler ve uzaklık bir engel
    oluşturmaz. Yani, kişi bu bedeniyle bir anda kıtalar arası yolculuk yapabilir ve
    duvar gibi maddi engellerin içinden geçebilir.
  • Fiziksel bedenden çıkıldığında öte âlem varlıkları ile temas kurulabilir.
  • Uyku sırasında yapılan astral seyahat fiziksel bedene dönüldüğünde bir rüya
    tarzında anımsanır.
  • Gece uyku sırasında kendiliğinden oluşan ve reanimasyon tekniğiyle yaşama
    döndürülen kimselerde doğal olarak yaşanan bu deneyim, gevşemeye (rölaksasyon)
    dayalı meditatif yöntem ve teknikler kullanılarak istenildiği an yaşanabilir.
    Kısa zaman önceki (2007) çalışmalar bu deneyimin beyne uyaranlar gönderilmek
    suretiyle de yaşanabileceğini ortaya koymuştur.







Astral seyahatin, okült ve teozofik kaynaklarda ve
birçok araştırmacının çalışmalarında "irâdi olarak fiziksel bedenden ayrılma"
şeklinde tanımlanmasına karşın İngiliz parapsikolog Celia Green bir ayrım yapmış
ve “fiziksel beden-dışı deneyimler”den kendiliğinden (irade-dışı) oluşanları
için ekzomatik deneyim (İng. ecsomatic experience) terimini ortaya atmıştır. Bu
deneyimle ilgili araştırma alanında en çok isim yapmış kişilerden ikisi, adına
ABD’de bir enstitü kurulan Robert Monroe ve Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof.
Charles Tart’tır.

Beden-dışı deneyim terimi okültizmdeki astral seyahat ya da
astral projeksiyon terimine pek sıcak bakmayan Robert Monroe tarafından 1971’de
sözkonusu terime alternatif olarak ortaya atılmıştır. Bu fenomen hakkında halen
bilim insanları pek fazla şey bilmemektedir. Her on kişiden biri bu deneyimi
yaşadığını ileri sürmektedir.Beden-dışı deneyimin genellikle REM uykusu ile
“uyku felci”nin başlaması arasındaki sınırda meydana geldiği
saptanmıştır.
Rüya yorumu


Rüya yorumu rüyaların anlamlarının saptanmasıdır. Bu çalışma
psikanalizde ve çeşitli mistik ve ezoterik ekollerde aynı anlamı taşımaz veya
aynı şekilde yapılmazlar. Eski Mısır ve eski Yunan gibi birçok eski kültürde
rüya görme doğaüstü bir iletişim veya ilahî bir müdahale olarak kabul edilmiş
olduğundan, rüyaların içerdiklerine inanılan mesajlar birtakım yöntemler
kullanılarak çözülmeye çalışılmıştır. Eski Yunanlar inşa ettikleri Asklepion
denilen tapınak veya sağlık sitelerinde rüyaların yorumlanmasını da içeren
çeşitli psikolojik çalışmalarda bulunmuşlardır. Bazı kızılderili kabilelerinde
olgunlaşma ayinlerinde kişi bir rehber rüya görene dek oruç tutmak ve dua etmek
zorunda bırakılırdı. Günümüzde de çeşitli psikoloji ekolleri rüyaların
anlamlarına ilişkin çeşitli varsayımlar ortaya atmışlardır. Rüya yorumu 19.
yy.’ın sonlarından itibaren psikoanalizin bir parçası olmuştur. Konuya ilişkin
yeni ufuklar açan bir çalışma Sigmund Freud tarafından hazırlanan “Rüyaların
Yorumu
” adlı kitaptır.
Okültizmde rüya yorumu:
Oniromansi







Okültizmin dallarından biri olan oniromansi ya da
oneiromansi, konusu rüyalar olan kahinlik sanatı ya da “rüyalar yoluyla geleceği
ve gizli olanı öğrenme sanatı” olarak tanımlanır. Oniromansi ya da oneiromansi
terimi eski Yunanca’daki “düş” ve “kahinlik” anlamına gelen oneiroi
sözcüğünden türetilmiştir. Bu disiplin özellikle eski Mısır’da önem verilen bir
konumdaydı. Bir eski Mısır bilgelik kitabına göre, ilahlar rüyaları insanlara
mesajlar gönderebilmeleri için yaratmışlardı. Eski Mısır’da rahiplerin bir işi
de rüya yorumlamaktı. Rüya yorumları konusunun işlendiği görülen eski
metinlerden biri Asurbanipal Ninova’sının büyük kütüphanesine aittir. Bu eser
sonradan Arapça’ya çevrilmiştir. Oniromansi alanında Babil kültürünün eski Yunan
kültürüne kıyasla daha ileri bir düzeyde bulunduğu söylenebilir. Çin’de
rüyalarla ilgili önemli bir kitap, prekognitif rüyaların derlenmesi olup
“Yeşim taşı Kutusunun Anıları” adıyla bilinir.

Oniromansi eski Yunan ve Roma din ve edebiyatında hayli
yaygındır. Rüyalar, özel bir anlam taşıyan ya da kehanete ilişkin alametler
(omen) olarak da değerlendirilmekteydi. Orfecilikte ve Pisagor ekolünde insanın
semavi âlemle ilişkisinin ancak uyku sırasında gerçekleşebildiği
öğretilmekteydi. Çeşitli çalışmalarda Aristo ve Platon’un rüyalar üzerine
tartıştıklarına rastlanır. Hipokrat'ın da rüya yorumu üzerinde çalışmış olduğu
bilinmektedir.

Grekoromen dünyasından elimize ulaşan tek rüya yorumu kitabı,
II. yy.’da annesi Lidya’lı olan Efes’li Artemidorus tarafından yazılmış, beş
ciltten oluşan Oneirocritica’dır. Artemidorus, kitabında kendisinden
önceki pek çok yazarın kitabına atıfta bulunmuşsa da, bu kitaplar günümüze
ulaşmamıştır. Artemidorus’un sisteminde öncelikle rüyalardan geleceğe ilişkin
olanları diğerlerinden ayırt edilir ve rüyaların teorematik ya da alegorik
olduğu, yani "göstermek istediğine benzediği" kabul edilirdi (sembolizm
ilkesi).

Papalığın 590’da rüyaları ilahî ve şeytani olarak ayırt
etmesinden sonra, oniromansi yasaklanmış ve Batı'da rüya ile ilgili etkinlikler
okültistlerin ve bazı ezoterik ekollerin gizli ve sınırlı çalışmalarından ibaret
kalmıştır.
Psikanaliz’de rüya yorumu, Freud ve Jung






Clark Üniversitesi’nde
çekilen bir fotoğraf. Önde oturanlar: Sigmund Freud, G. Stanley Hall,
C.G.Jung





19. yy.'ın sonlarında ve ve 20. yy.’ın başlarında Sigmund Freud
ve Carl Jung rüyaları bilinç ve bilinçdışının etkileşimleri olarak ele
almışlardır. Onlara göre rüyalarda baskın güç bilinçdışıydı ve kendi zihinsel
etkinliğini hakim kılıyordu.

Rüya yorumu psikanalizde kısaca rüyaların açık içeriğindeki
sembollerden hareketle hastanın bilinçdışı arzu, dürtü ve çatışmalarını açığa
çıkaran bir teknik olarak tanımlanır. Freud, rüyaların bireyin derin gereksinim
ve arzularını ve bunların doyumunu ifade ettiğini varsayar. Freud’a göre rüya
yorumu bilinçdışına açılan ana kapıdır, rüya da rüya gören kimseye bilinçdışına
bakmasını ve rüyasını kendi başına (otoanaliz) veya bir psikanalistin
gözetiminde yorumlamasını sağlayan bir pencere oluşturmaktadır.

Freud'a göre rüyalardaki sembollerden bazıları evrenseldir,
herkeste aynıdır. Örneğin silah, sopa, bıçak, vs. gibi delici, yırtıcı, uzun,
sivri uçlu vb. şeyler psikanalizdeki klasik
rüya yorumunda penisi temsil ederler; sepet, kutu vs. gibi şeyler de vajinayı
temsil ederler. Su ise doğumun veya anne karnına geri dönmenin, cinsel ilişkinin
bir sembolü olarak kabul edilir.







Jung mandalayı
bilinçdışının temsil edilmesi olarak düşünmüştür.





Freud’çu psikanalizde sembolik sistem, özellikle oidipus
kompleksiyle yapılanmış bireysel geçmişteki çarpıtma (eğretileme) kurallarının
uygulanmasından ve bilinçdışının düzenlenmesinden hareketle işler. Carl Gustav
Jung’un “kolektif bilinçdışı” denilen "evrensel bilinç" ya da "ortak hafıza"
varsayımına göreyse, bireysel semboller "kolektif bilinçdışı"nın varlığını
gösterirler, kolektif bilinçdışı yoluyla evrensel olur ve bu yolla arketipler
haline gelebilirler.

Freud’un her şeyi doğumla başlatmasına ve rüyaları bireysel
bilinçdışına dayandırmasına karşılık çağdaş psikiyatrinin kurucularından olan ve
psikiyatrinin yanı sıra fizik ve efsanelerle de ilgilenen Jung doğuştan evrimle
getirilen, tüm insanların katıldığı ortak bir bilinçdışı kavramını ortaya
atmıştır. Buna günümüzde filogenetik psişe (İng. phylogenetic psyche)ya da
varoluşun temelini de kapsamak üzere ontogenetik psişe (İng. ontogenetic psyche)
adı verilir. Klasik mantıkla düşünmeye alışmış zihinleri sarsan bu yeni kavramda
biraz teoloji de sözkonusu olmaktadır. Bu iki düşünce adamının çatışması genetik
mühendisliğine ve psikobiyolojiye de yansımıştır.

Jung’un yeni getirdiği bu kavrama göre, kolektif bilinçdışı,
insan topluluklarının davranışlarının ortaya çıkmasında belirleyici rolleri
olan, tarih boyunca kuşaktan kuşağa aktarılagelen genetik özellikleri, arzu ve
duyguları, etki-tepki mekanizmaları ile davranış örneklerinin biriktiği
varsayılan soyut bir alandır. Bir başka deyişle, kolektif bilinçdışı soyaçekimle
atalardan gelen, insanlar üzerinde içgüdüye benzer şekilde belirli etkileri
olan, ataların deneyimlerini içeren bir tür ortak hafıza ya da evrensel bir
bilinçtir. Herkeste mevcut olan bu ortak bilinçte "ilkel ve derin temel imajlar"
ya da "içgüdüsel davranış modelleri"ne arketipler (arşetip) adı verilir.
Arketipler insan beyni ve bilincinin hayvanlık düzeyindeki dönemden bugüne dek
biçimlenmiş kavrayış kalıplarıdır. Arketiplerden beslenen insanlık halen
hayvanlık düzeyindeki düşünme biçimlerinin etkisi altındadır. Bunlar bilinçli
olunduğu sırada imaj ve içgüdü biçimleri olarak belirebilir (ortak imajlar, doğa
güçleri karşısında ortak tepkiler vs.). Nevroz, uyku veya değişik şuur halleri
denilen bilinçsizlik hallerinde ise bu kolektif bilince biraz daha dalmış
olunduğundan arketipik imajlar daha iyi bir şekilde ortaya çıkmaya başlarlar.
İşte, Jung’a göre, rüyalarda ve mitolojilerde rastlanılan bazı ortak semboller
bu kolektif bilinçdışından kaynaklanmaktadır.

Fakat rüya sembollerinin çoğu genellikle evrensel anlam
taşımazlar, bireysel anlam taşırlar; yani rüyayı gören kişinin kendi iç
dünyasındaki değerlere göre düzenlenmişlerdir.[92] Her insanın aynı sembole
verdiği anlam ve değer aynı değildir. Örneğin arslan, bir insan için korku
verici, tehlikeli bir hayvandır, bir diğer insan için güçlülüğün, kudretin
sembolüdür. Arslan, iki ayrı kişiden birinin rüyasında tehlikeyle ilgili,
diğerinde ise kudretle ilgili olabilir. Bir başka deyişle, korkunun sembolü bir
kimsenin iç dünyasında akrep olarak, bir diğer kimseninkinde yılan olarak, bir
diğer kimseninkinde ise arslan olarak bulunabilir. Yani korku ile ilgili bir
dışavurumda biri rüyasında akrebi, bir diğeri arslanı, bir diğeri yılanı
görebilir. Dolayısıyla kişinin bireysel “semboller dili”ne uygun olarak oluşan
ve bireye özgü olan rüyaların anlaşılması, ancak kişinin kendi bireysel
çözümlemesiyle olanaklıdır ve standart rüya tabirleri kitaplarından yola
çıkılarak bir rüyayı yorumlamak mümkün değildir. Çünkü rüyalardaki semboller,
rüyayı gören kimsenin duygularına, düşüncelerine, bilgilerine, değer
yargılarına, korkularına, kısaca iç dünyasına göre
biçimlenirler.
Metapsişik görüşle rüya yorumu


Metapsişikçiler doğrudan doğruya rüya yorumunu konu almamakla
birlikte rüyaların işleyiş mekanizmasını kendilerince, daha doğrusu kendi
araştırmalarının sonuçlarına göre açıklarlar ve rüyaların farklı nedenlerden
kaynaklanabilecekleri göz önünde tutarak tüm rüyaların tek nedene indirgenmesine
karşı çıkarlar.

Sembolizmin amaçlı rüyalarda ya da diğer adıyla haberci
rüyalarda ve vizyonlardaki varlığının nedeni metapsişikçilerce kısaca şöyle
açıklanır: İnsanın imajinasyon yeteneği sembolleştirici bir role sahiptir.
Ruhsal âlemde “mânâlar” halinde bulunan “tesirler” fiziksel âlemde belirirlerken
ister istemez madde âleminin özelliği olan imajlara bürünmek zorunda kalırlar
ki, bürünecekleri imajları da “tesir”i alan insanın şuuraltı dağarcığından
edinirler. Bir vizyonun, bir haberci rüyanın alınmasında, tesir ne kadar yüksek
bir varlıktan gelirse gelsin, alıcı kişinin kapasitesi, şuuraltı imajları,
şuuraltı dağarcığı ve hatta sözcük dağarcığı -tesirin özgün halini kaybetme
derecesi ve kısıtlanması bakımından- çok önemli bir rol oynar. Orijinal
kaynağından “mân┠olarak inmeye başlayan ruhsal tesir onu alan insanın zihninde
imaj olarak ve ağzında söz olarak belirene kadar geçirdiği bir sürü dönüşüm
sırasında ister istemez özgün halini yitirmek, kabalaşmak
zorundadır.







Metapsişikçiler şuuraltının bu değiştirici ya da
dönüştürücü etkisine “renkli cam etkisi” adını verirler. Nasıl beyaz ışık,
renkli bir camdan geçerken hem camın rengini alıyor, hem de bir miktar kırılmaya
uğruyorsa, insanın aldığı metapsişik enformasyon ya da tesir de şuuraltı
katmanından geçerken benzer şekilde, özelleşir, bükülür, kabalaşır, dönüşür, o
ortamdaki malzeme neyse ona bürünür ve özgün halini az çok yitirerek dışarı
(zihne) yansır. Yani, bir kaynaktan gelen, örneğin haberci bir rüya tarzında
alınan tesirler, insan zihninde yer ederken, ister istemez o insanın şuuraltı
dağarcığındaki imajlara dönüşürler ve bu dönüşüm sırasında birtakım sembollere
bürünürler. Bu, doğal ve zorunlu bir süreçtir. Metapsişikçiler sezgi kanalıyla
alınmış metinlerdeki sembolik betimlemelerin nedenlerinden birinin de yine bu
olgu olduğunu belirtirler.

Neo-spiritüalist görüşe göre amaçlı rüyalar ya da haberci
rüyalar tekamül düzeyi yüksek bedensiz varlıklardan, hami-rehber varlıklardan
veya ruhsal planlardan insanlara onların ruhsal bakımdan gelişmesi, ilerlemesi
için yapılan yardımlardan biridir. İnsanın bu yardımları heba etmeyip
değerlendirmesi gerekir.

Neospiritüalist görüş rüyaları esas olarak iki grupta ele
alır:



  • Alelade rüyalar: Bu rüyalarda hiçbir amaç yoktur, gelişigüzel, karmakarışık
    ya da ipsiz sapsız şeylerdir, rüyanın cereyan ettiği andaki vücudun
    fizyopatolojik haliyle (örneğin ruhu sıkan veya sevinç veren bir sebeple)
    yakından ilgilidirler. Bunlar tam uyuma veya uyanma esnasında oluşurlar. Alelade
    rüyalar beyindeki alelade ve maksatsız tesirlerin gayet yüzeysel, gelip geçici
    izlerine bağlı olduklarından açık seçik değildirler, karmakarışık haldedirler,
    çabuk unutulur ve ruhta hiçbir derin etki bırakmazlar.
  • Amaçlı (haberci) rüyalar: Bu rüyalar ise bir maksada yöneliktir, maksatlı
    bir düzenlenme söz konusudur. İnsanın olağan halde bilmediği imaj ve bilgiler
    içerirler. Bir maksat ve plan dahilinde meydana geldiklerinden, bu maksadın
    yerine gelmesi için uykunun en uygun safhasında, yani uykunun her safhasında
    oluşabilirler. Bu rüyalar kaydedildikleri gibi, ruhta öyle sürekli ve derin
    izler bırakırlar ki, bazen aylarca ve yıllarca unutulamazlar. Haberci rüyaların
    alelade rüyalardan bu son farkı (unutulmayacak derecede iz bırakmaları), rüyanın
    haberci mi, alelade mi olduğunu anlamada en önemli ölçüttür.